Deutsche Kinderbücher

Etiketler

Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2020 Cuma

İyi ve Kötünün Yüzü



"Leonardo da vinci "son akşam yemeği" isimli resmini yapmayı düşündüğünde
büyük bir güçlükle karşılaştı.

iyiyi isa'nın bedeninde, kötüyü de isa'nın arkadaşı olan ve son akşam
yemeğinde o'na ihanet etmeye karar veren yahuda'nın bedeninde tasvir etmek
zorundaydı.

resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini
aramaya başladı.

bir gün bir koronun verdiği konser sırasında korodokilerden birinin isa
tasvirine çok uyduğunu fark etti.

o'nu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız eskiz çizdi.aradan üç
yıl geçti...

"son akşam yemeği" neredeyse tamamlanmıştı,ancak vinci henüz yahuda için
kullanacağı modeli bulamamıştı.

leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için
ressamı sıkıştırmaya başladı...

günlerce aradıktan sonra leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam
buldu.

paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda
kaldırım kenarına yığılmıştı...

leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını
söyledi,zira artık eskiz çizecek zamanı kalmamıştı.

kiliseye varınca yardımcıları adamı ayağa diktiler.

zavallı başına gelenleri anlamamıştı.

leonardo adamın yüzünde görünen inançsızlığı,günahı,bencilliği resme
geçiriyordu...

ressam işini bitirdikten sonra sarhoşluğun etkisinden kurtulan berduş
gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.şaşkınlık ve hüzün dolu bir
sesle şöyle dedi:

"ben bu resmi daha önce gördüm"

"ne zaman?" diye sordu ressam...o da şaşırmıştı!

"üç yıl önce...elimde avucumda olanı kaybetmeden önce...o sıralarda bir
koroda şarkı söylüyordum,pek çok hayalim vardı,bir ressam beni isa'nın yüzü
için modellik yapmak üzere davet etmişti..."

iyi ve kötünün yüzü aynıdır...her şey insanın yoluna ne zaman çıkacağına
bağlıdır....

28 Aralık 2019 Cumartesi

İlk Kitabım Çıktı :)









Daha önceki bir paylaşımımda bir kitap yazdığımdan bahsetmiştim. Nihayet çıktı. Tabii ki kitabın baş kahramanı EYMEN. Bu blogda daha önceden yazmış olduğum bazı yaşanmışlıkları da, kitabın içinde görmek mümkün. İlk defa kitap yazdığım için, bu kitaba “Çaylaklık Eserim” desem yalan olmaz. Ancak kitabı okuduktan sonra bana gelecek tepki, tavsiye ve yorumlara göre yeni bir çıraklık; ardından da ustalık eseri çıkarmayı düşünüyorum. Bu konuda siz değerli blog arkadaşlarımın tavsiyeleri benim için çok değerli.
Kitap, bloğumun adıyla aynı ana tema üzerine örüntülü olduğu için, ilk tanıtımını burada yapmak istedim. Çocuklarıyla evde iyi, kaliteli ve eğlenceli vakit geçirmek isteyen anne-babalar için; öğrencilerine eğlenerek ve öğrenerek kitap okuma alışkanlığı kazandırmak ve kişisel gelişimlerine destek olmak isteyen öğretmenler için; ya da yeğenlerine, arkadaşlarına, komşusuna hediye etmek için ideal bir kitap olarak düzenlemeye çalıştım. Okuyacak olanlara şimdiden çok teşekkür ederim ve yorumları için sabırsızlıkla beklediğimi belirtmek isterim.
Herkese bol okumalı günler dilerim.
Sevgilerimle 💕

Kitabı satın almak isteyenler için:  Buraya 📙

23 Nisan 2019 Salı

Başarının İlkesi

Başarının İlkesi

Mısır yetiştiren bir çiftçi, her yıl en kaliteli mısır ödülünü alırmış. Çiftçi, ödül aldığı mısırların tohumlarını da ekmeleri için komşularına dağıtırmış.

Bunu öğrenen bir gazeteci röportaj yapmak için çiftliğe gelmiş. Gazeteci çiftçiye sormuş:

“Seninle her yıl aynı yarışmaya giren komşularına, kaliteli tohumlarından vermeyi nasıl göze alabiliyorsun?”

Çiftçi cevap vermiş: “Yoksa bilmiyor musun? Rüzgar, olgunlaşan mısırlardan polenleri alır ve tarla tarla dağıtır. Eğer komşularım kalitesiz mısır yetiştirirse çapraz tozlaşma sonucu her geçen yıl ürettiğim mısırın kalitesi düşer. Eğer kaliteli mısır yetiştirmek istiyorsam, komşularıma da kaliteli mısır yetiştirmeleri için yardım etmeliyim”.

Yaşamlarımız da böyledir. Hayatlarını anlamlı ve iyi bir şekilde yaşamak isteyenler başkalarının hayatlarını da zenginleştirmelidir. Bir yaşamın değeri dokunduğu hayatlarla ölçülür. Ve mutluluğu seçenler, başkalarının mutluluğa ulaşmasına yardım etmelidir. Birimizin refaha ulaşması, herkesin refaha ulaşmasına bağlıdır.

Buna kollektivitenin gücü diyebilirsin,

Buna başarının ilkesi diyebilirsin,

Buna hayat kanunu diyebilirsin.

Gerçek şu ki hiçbirimiz kazanamayız, hepimiz birden kazanmadıkça…
*Alıntı

29 Mart 2019 Cuma

Churchill und Fleming



İskoçya’da yoksul mu yoksul bir çift yaşardı. Fleming’di adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi
çocuğu bataklıktan çıkardı ve acili bir ölümden kurtardı.

Ertesi gün Fleming’in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini. ‘‘Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum’’ dedi. yoksul ve onurlu Fleming ‘‘Kabul edemem!’’ diyerek ödülü geri çevirdi.

Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü. ‘‘Bu senin oğlun mu?’’ diye sordu aristokrat.

Çiftçi gururla ‘‘Evet!’’ dedi. Aristokrat devam etti: ‘‘Gel seninle bir
anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.
‘‘ Bu konuşmalar sonunda Fleming’in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü.

Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming’in oğlu Londra’daki St. Mari’s Hospital Tip Fakültesi’nden mezun oldu ve tüm dünyaya adini penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra aristokratin oğlu zatürreye yakalandı. Onu ne mi kurtardı?

Penisilin!

Aristokratin adi: Lord Randolp Churchill.
Oglunun adi: Sir Winston Churchill.
Kurtaran doktor: Çiftçinin oglu Sir Alexander Fleming.

Paraya gereksiniminiz yokmuş gibi çalışın.
Hiç acı çekmemiş gibi sevin.
Hiçbir şey beklemeden verin.
Karşılığı nasıl olsa gelecektir.  

-Alıntı-

14 Mart 2019 Perşembe

Eskiden



ESKİDEN...

Çember çevrilir,
Su musluktan içilir,
Ağaçlara tırmanılırdı.
Bebekler bezden,
Resimler kömür karasından yapılırdı.
Kızlara ninelerinin, erkeklere dedelerinin
İsimleri konulur,
Saatli maarif okunurdu.
Komşuda pişen
Bize…
Bizde pişen komşuya düşerdi.
Geceler ayaz,
Sokaklar karanlık,
Yıldızlar parlak olurdu.
Turşu, salça, mantı
Evde yapılır,
Karpuz kuyuda soğutulurdu.
Erik ağacının çiçeği,
Pencere camımıza yaslanır,
Güz yaprakları bahçemize düşerdi.
Kardan adam yapılır,
Evlerde soba yakılır,
Kış gecelerinde masal anlatılırdı.
Merdiven çıkılır,
Aidat ödenmez,
Yönetici seçilmezdi.
Evler badanalı,
Sokaklar lambasız,
Mahalleler bekçili olurdu.
Ajans radyodan dinlenir,
Çizgi roman okunur,
Defterlere kenar süsü yapılırdı.
Hayat,
Arkası yarın gibiydi,
Kesintisizdi.
Her gün yaşanacak bir şey vardı.
Herkes kendi düşünü kurar,
Kendi hayatını oynardı.

Şimdi,
Herkes
Yoğun,
Yorgun
Ve
Tek başına…
Alıntıdır.

Günümüzün fakirliğini o kadar çok güzel anlatıyordu ki, paylaşmadan edemedim. Sevgilerimle.💝

6 Mart 2019 Çarşamba

Bir Öğretmen Anısı


Bir gün öğretmenler odasında yazılı kağıtlarını okuyordum. Bir yandan da kız öğrencilerin yanlış cevaplarını silip, sınıfı geçecek notu alacak şekilde düzeltiyordum. O sırada öğretmenler odasına giren tanımadığım bir adamın bu durum dikkatini çekmiş.Neden kız öğrencilerin yazılı kağıtlarını değiştirdiğimi sorduğunda cevabım şu oldu: "Bu kızlar eğer sınıfta kalacak olurlarsa babaları okuldan alıp 12-13 yaşında evlendirecek. Ama sınıflarını geçerlerse evlilik yaşları en az 15-16 olacak. Hem en tembel öğrenci bile derste mutlaka bir şeyler öğrenir." 
Yarım saat kadar sonra okul müdürümüz beni yanına çağırdı. Öğretmenler odasında ne yaptığımı sordu. Sınav kağıtlarını okuduğumu söyleyince müdür ‘Peki bir bey gelmiş yanına ona ne söyledin’ diye sordu.
Öğretmen okulundan yeni mezun olmuştum. İdealist bir yapıya sahiptim. Gençliğin verdiği güçle kızgın bir şekilde ‘Size beni mi şikayet etti o bey’ deyince, müdür; o beyin müfettiş olduğunu yanına gelip kendisine, ‘Müdür bey benim sizi teftiş etmeme gerek yok, sizin zehir gibi gencecik öğretmenleriniz var kendisine teşekkürlerimi iletin’" dediğini anlattı.

Alıntı

10 Ocak 2019 Perşembe

Bana Şans Ver, Beni Değiştireyim


Bugün teneffüs arasında okuyup, çok beğendiğim bir anıyı sizlerle paylaşmak istedim. Bazen küçük bir bakış, küçük bir dokunuş insanların hayatında ne kadar çok etkili olabiliyor. Hayatına dokunabildiğimiz her kişinin yolunu, güzelliklere ulaştırmamız dileklerimle...

Bana Şans Ver, Beni Değiştireyim

95 yılıydı. Tek öğretmenim beş sınıfa. Sınıfta birilerinin bir şeyleri kaybolur olmaya başladı. Müsebbibi belli değil. Bir öğle arası tüm çocuklar bahçede. Lojmandan müdür odasına geçerken bir öğrencimi gördüm sınıfta. O ki okulun en çalışkanı. Kendi sırası olmayan bir sıranın başında, kendisinin olmayan bir kalem kutudan bir silgi aldı ve cebine koydu. Tam o sırada girdim içeri. Gözlerimi,gözlerinden çekmeden bir solukta vardım yanına. Vurup, sövüp kızacağımı sandı olsa gerek titremeye başladı. Biraz eğildim, omuzlarından sarıp başını göğsüme yasladım sıkıcı. Canını yakmadan, hiç konuşmadan, sımsıkı ve merhametle. Öylece, kaç dakika sürdü bilmem, gözyaşları bitene dek belki. Sonra, onu geri çekip avucumu açtım, göz göze geldik tekrar, silgiyi elime bırakıp gitti, koşarak.

Sene 2011 bir e-posta aldım. "Öğretmenim" diyordu. "Sizi buldum, adınızı bidim ama siz olduğunuzu gözlerinizden tanıdım. Belki hatırlamazsınız ben öğrenciniz ......... Hani .......... köyünden, hırsızlığını göğsünüzde sevginizle boğduğunuz çocuk. İyileştirdiğiniz çocuk. Hukuk okudum. Avukat oldum, bilesiniz ve bana kırgınsanız affediniz istedim. Gözlerinize minnettarım. Saygılarımla...

Naim Ünver
(Öğretmenliğimin En Güzel Anıları)


21 Temmuz 2018 Cumartesi

Babalar ve Oğulları




Bugün evde yoğun çalışmam gerektiğinden dolayı, eşim iki oğlumu da alarak "Babalar ve Oğullar" günü yaptı. Önce beraberce kahvaltı yapmışlar, daha sonra biraz dolaşıp sinemaya gitmişler. Babaların, çocukların hem zihinsel, hem de duygusal gelişimi üzerinde kesinlikle çok büyük bir etkisi olduğunu savunuyorum. Babalarla daha fazla vakit geçiren çocukların, özgüvenlerinin daha gelişmiş olduğunu bizzat dersine girdiğim bir çok öğrencide görüyorum. Bu yüzden bazen çocukların bensiz, sadece babalarıyla vakit geçirmelerini çok güzel buluyorum. Bu durum, aslında bazen bana da iyi geliyor. Sanki küçük bir mola vermiş gibi hissediyorum. Herkesin mutlaka bazı dönemlerde evinin küçük bir köşesinde yalnız kalıp, sessizce kitap okumaya, kahve içmeye ihtiyacı vardır. Bunun zamanlamasını da iyi planlayan eş, candır.❤️

21 Haziran 2018 Perşembe

Değerler Eğitimi



"Doğan Cüceloğlu bir seminerinde yere bir parça ekmek koymuş ve "Bu ekmeğe basabilecek birisi var mı?" diye sormuş salondakilere.
Hiç ses çıkmamış tabii.
"Sahneye gelip bu ekmek parçasına basana 100 dolar vereceğim" diye devam etmiş.
Salondan yine çıt yok...
Fiyatı artırarak 5000 dolara kadar getirmiş. Bu sırada salonda bulunanlardan birisi, "Hocam, istersen 500 bin dolar ver, yine bize o ekmeği çiğnetemezsin, boşuna uğraşma!" demiş.
Doğan Hocam da, "İşte değerler eğitimi budur" diye noktayı koymuş...
-
Para vererek ekmek çiğnetebileceğiniz insan sayısı yok denecek kadar azken, bedavaya yalan söyleyen, dedikodu yapan insanların bu kadar çok olması biraz garip değil mi?
Acaba yalan söyleme konusunda bu kadar hassas olamaz mıydık? Veya herhangi bir toplulukta birisi gıybet etmeye başladığında herkes tepki veremez miydi?
Yere düşen ekmeği çiğnememek için duyduğumuz hassasiyet, yerlerde sürünen bazı değerlerimiz çiğnenirken niçin kendini göstermiyor acaba?...
.
İlhami ATASEVER

19 Haziran 2018 Salı

Mermer Yontucusu





Bir mermer yontucusu, dağın tepesinde, kızgın güneşin altında, mermer yontmaktan son derece yorulmuş.  Kendi kendine söylenmeye başlamış:  
” Bıktım artık mermer yontmaktan. Hayat mı bu yaşadığım sanki… Devamlı mermer yontmaktan başka bir şey yapmıyorum…  Yontmak zaten zor bir de yetmezmiş gibi hep bu kızgın, yakıcı güneş! Ah! Güneşin yerinde olsam keşke… Ne güzel yükseklerde her yere hakim olacaktım. Işığımla her yeri aydınlatacaktım.”
Yontucunun dileği mucize eseri kabul olunur ve yontucu o an güneş olur. Dileği kabul edildiği için çok mutludur. Fakat bu sırada bulutlar ortaya çıkar ve ışığını her yere yaymasına engel olur.  Bu duruma isyan eder:
“Şu basit bulutlar benim ışınlarımı engelleyecek kadar kuvvetli olduklarına göre güneş olmanın ne anlamı var. Mademki bulutlar bu kadar kuvvetli bulut olmayı isterdim.”
Dileği kabul olur ve hemen bulut olur. Dünyanın üzerinde özgürce gezinmeye başlar, oradan oraya gider, yağmur yağdırır, toprağa bereket verir. Fakat birdenbire rüzgar çıkar ve bulutları dağıtır.
“Rüzgar nerden çıktı da geldi ve beni dağıttı, demek ki rüzgar daha kuvvetli öyleyse ben rüzgar olmak istiyorum. “
Dileği yine kabul olur, güçlü bir rüzgar olur. Dünyanın üzerinde eser durur, fırtınalar estirir, tayfunlar meydana getirir. Fakat birdenbire önüne kocaman bir dağ çıkar ve ona mani olur..
“Basit bir dağ beni durdurmaya yettiğine göre benim rüzgar olmanın ne anlamı var.”
Dileği kabul olur ve bir anda koca bir dağ olur. Bazı sesler duyar, ona durmadan vurulduğunu hisseder. Ondan daha kuvvetli olan, onu içten içe oyan, bir de bakar ki…
Sadece küçük bir mermer yontucusudur.

-Alıntı-

8 Haziran 2018 Cuma

Öğretmen (Hikaye)



Diyarbakır’ın bir köyde ilköğretimde bir sınıf öğretmeni dersinde;
– Bir kasada şu kadar çilek varsa, 10 kasada kaç çilek vardır?
Diye öğrencilerine bir soru sorar.
Öğrenciler:
– Öğretmenim çilek ne? Diye sorarlar, öğretmen anlatmaya başlayınca biz hiç çilek yemedik. diyorlar.
Bunun üzerine öğretmen pes etmiyor, oturup Bursa’daki tarım firmalarına toprak numunesi yolluyor ve diyor ki;
– Bu toprakta çilek yetişir mi ? diyor.
Bursa’daki firmalardan cevap geliyor.
– Evet Diyarbakır şartlarında çilek yetişir.
Mektubun yanında çilek fideleri ve yetiştirme şeklini anlatan bir tarif yolluyorlar. Öğretmen öğrencilere okuyor nasıl yetiştirileceğini, çıkarıyor bahçeye ve diyor ki:
– Bu sene size matematikten imtihan yok.
Öğrenciler:
– Ee, nasıl not alacağız öğretmenim?
Hepsine bahçeyi kazdırıp, çilekleri diktirip, can sularını verdikten sonra her birine dörder çilek fidesi verip:
– Şimdi gideceksiniz evinize anne babanıza ben size nasıl öğrettiysem sizde onlara öyle öğreteceksiniz.
Çocuklar gidiyorlar evlerine hepsi anlatıyorlar ve çilekleri dikiyorlar ve öğretmen diyor ki:
-Çilek mevsimi gelince getireceksiniz tabakta on tane çileğe bir not alacaksınız.
Çocuklar tabaklarla getiriyorlar çilekleri sayıyor öğretmen çilekleri eksik olanlara da tam not veriyor ve sonra diyor ki:
– Çocuklar nasılmış tadı?
Öğrenciler:
- Ucunda not vardı diye yiyemedik öğretmenim.
– Hadi bakalım yiyin. Diyor öğretmen.
Çocuklar ağızlarını burunlarına bulaştıra bulaştıra yiyorlar çilekleri. Aradan iki yıl geçtikten sonra çilek girmemiş o köyün halkı şu anda Diyarbakır’ın pazarında çilek satıyorlar.
Şimdi düşünüyorum da, öğretmen olmak bu işte gerçekten… Tahtada müfredat anlatmak değil… Bulunduğun yere bulunduğun ülkeye bir şeyler katmak…

-Alıntı-

6 Haziran 2018 Çarşamba

Sedef Çiçeği (Hikaye)

              

Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı… Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu. Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına:
– Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?
Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı:
– Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan…
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda… Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu…
Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı… Kadın neler diyecekti? Herkes, onu dinliyordu… Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:
– Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim… O bilmez… 50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş doğmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye. İyi gelirmiş derlerdi.
50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Taa ki geçen geceye kadar… O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım… Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim. Ondan hiçbir şey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim.
Hakim yaşlı adama dönerek:
– Diyeceğin bir şey var mı, baba? dedi.
Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi. Tane tane konuştu:
– Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime’mi de orada tanıdım. Sedefleri de… Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. Yeni evlendiğimizde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm.
Hekim “Çok uzun süre uyanmadan yatarsa, boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir” dedi. “Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin” dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun… Lafım geçmedi… O günlerde; tesadüf, bu çiçek kurumaya yüz tuttu. Ben ona: “Çiçeği geceleri sularsan geçer” dedim. Adak dilettim… Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki… dedi adam.
O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle…
– Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey… Geçen gece de… Yaşlılık… Ben de uyanamadım. Uyandıramadım… Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi… Suçlandım… Sesimi çıkartamadım… O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu…
“Sevgide cömert, ama sevdiklerimizi kırmada oldukça cimri olalım!”

-Alıntı-

3 Haziran 2018 Pazar

Pratik Düşünmek



İş başvurusu esnasında firma yöneticisi, işe başvuranlarabir soru sormuş, soruya en uygun cevabı veren kişiyi işe alacakmış. Bu sorunun doğru veya yanlış cevabı yok, sadece soruya nasıl cevap verildiği önemli. Durum şu:
Karanlık yağmurlu, fırtınalı bir gece ve siz sabaha karsı yalnız ve ıssız bir yolda araba kullanıyorsunuz. Arabanız spor araba ve iki kişilik. Biraz ilerde ki otobüs durağında 3 kişi bekliyor.

Birinci kişi bir doktor, sizi daha önce geçirdiğiniz kalp krizinden kurtarmış.
İkinci kişi, çok yaşlı ve hasta fırtınalı havada neredeyse soğuktan ölmek üzere olan birisi.
Üçüncü kişi, hayatınızın aşkı, her zaman için tanışmaya can attığınız birisi.
Hava gittikçe kötüleşiyor ve arabanızda sadece bir kişiye yer var Soru şu; Böyle bir durumda ne yapardınız?
İşe başvuranların cevapları söyle olmuş:
A. Hasta yaşlı adamı alır, en yakın hastaneye götürürdüm.
B. Doktora hayatımı borçluyum onu alırdım.
C.  Hayatımın devamında mutlu olmak için, her zaman tanışmak istediğim hayatımın aşkını alırdım.
Bu görüşmede cevapların %90 ı manen düşünüp, yaşlı hasta adamı alırdım olmuş, ama sadece bir kişinin cevabını daha çok beğenmişler ve işe almışlar. O kişi de şöyle cevap vermiş.
Arabadan iner arabamın anahtarını doktora veririm, doktor yaşlı kişiye yardım edip onu hastaneye götürebilir, bende hayatımın aşkıyla otobüs durağında baş basa onu tanıma fırsatı elde edebilirim.
Alıntı
Hayatta  hiçbir zaman tek taraflı düşünmemeli, her zaman pratik bir çözümün olduğunu ve bunun da hiç zor olmadığını aklımızdan çıkarmamalıyız. 

29 Mayıs 2018 Salı

Hikayem


Üç yıl önce evde otururken kendi kendime yazmış olduğum bir hikaye, bu sabah bilgisayarımın bir köşesinden bana el salladı. Yazdığım günden beri belki de açıp okumamıştım. Bu sabah görünce paylaşmak istedim.


Bir Hayat Yolculuğu

 Hızlı adımlarla istasyona doğru ilerlerken, bütün vücudunu saran o buruk heyecanı, bir anda garip bir hüzne dönüşmüştü. İlk defa kendini bu kadar yalnız hissediyordu. Bir elindeki valize baktı, bir de on beş adım sonra gireceği istasyonun kapısına… Boğazı düğümlendi, hıçkırarak ağlamak istedi ama yapamadı. Nemlenen gözlerini sildi ve valizini daha da sıkıca kavrayarak ilerledi. Oysa aylardır bu günün hayalini kurmamış mıydı? Günlerce gözü yollarda postacıdan gelecek kağıdı umutla beklerken, oğluna yıllardır çok istediği bisikleti alabileceği günü düşünüp derin hülyalara dalmamış mıydı? …

Gözünün nuru, biricik Hatice`sinin yüzünü evlendiklerinden bu yana güldürememesi, hep yokluk içinde, kıt kanaat geçinmeleri artık Hasan`ın canına tak etmemiş miydi? Ne yapıp edip gurbete gidecek, iki göz odalı bir ev ve bir traktör parası kazanıp hemen dönecekti. Onun yerinde olmak için bekleyen onlarca kişi ona imrenirken, şimdi bu içinde kanayan sancılı yara da neydi?
Öyle bir yara ki, bütün vücudu kasılıyor, yüreği yanıyor, içi acıyordu. Sanki eline kenetlenmiş olan valiziyle istasyondan içeri girdiğinde, trenin kalkmasını bekleyen yüzlerce kişinin arasına karışmış, tanıdık bir yüz arıyordu. Ama nafile… Onun köyünden gurbete gidecek olan kimse yoktu. Ceketinin cebinden Hatice`sinin vedalaşırken evde ona verdiği yazmayı çıkarıp kokladı, tekrar kokladı ve göğsünün üstüne bastırıp cebine geri koydu.

 Etrafına bakındığında herkeste kendi telaşını, korkularını ve umutlarını görüyor gibiydi. Herkes üç kuruş kazanmak için canı gibi sevdiklerini geride bırakmanın burukluğunu yaşarken, bir yandan da yabancı bir memlekete gitmenin, kimsesizliğin korkusunu yaşıyor, başka bir taraftan da eli boş olarak gittiği gurbetten ev, motor, tarla parası kazanıp dönebilmenin umudunu yaşıyordu. Böyle etrafı seyrederken kaç dakika ya da kaç saat geçti hiç farkında değildi. Kolundaki eski, babadan kalma saatine bakarken, trenin gara girdiğini gördü ve herkes gibi o da onları yeni bir hayata, yeni bir başlangıca, yeni bir yolculuğa çıkaracak olan trene doğru ilerledi.

Trene bindiğinde onun yanında oturan Osman isimli gençle tanışmış, hemen kanı kaynamıştı. Saatlerce sohbet ettiler. O da para kazanmak için gurbet yollarına düşmüş, anasını, sevdiğini geride bırakmıştı. Korkularını, umutlarını, planlarını birbirlerine anlatırlarken saatler birbirini kovalamıştı. İkisi de yorgun düşmüş ve uyuyakalmışlardı. Doğan günün ilk ışıklarıyla uyandıklarında birbirlerine sımsıcak gülümsemişler, esneyerek yeni bir güne merhaba demişlerdi. Çantalarından çıkardıkları azıklarından yerlerken kalan yolun nasıl geçeceğini hesaplamaya koyulmuşlar ve bir an önce oraya varıp, nerede, nasıl, kimlerle çalışacaklarını düşünüp tartışırken zaman hızla ilerlemişti.

Hasan, tren görevlisinin onun omzuna dokunmasıyla tatlı uykusundan mı yoksa derin hayallerinden mi olduğunu kestiremediği bir durumdan irkilerek kendine geldi. Tren görevlisi ona neredeyse Almanya`ya vardıklarını söylediğinde, kalbi yerinden sökülecekmiş gibi atmaya başladı. Birkaç saniye içinde heyecanlandı, sevindi, üzüldü, duygulandı, özledi, hüzünlendi ya da umutlarını gerçekleştireceği topraklara kavuştu. Ne olduğunu kestiremediği birçok duyguyu iç içe, peş peşe yaşadı. ….

....................

Gurbete adım atalı iki ayı geçmişti. Hasan küçük, bakımsız ve dar bir odada beraber yaşadığı Osman ve diğer iki arkadaşıyla beraber aynı fabrikada çalışıyor, canını dişine takarak, gecesini gündüzüne katarak kazandığı her kuruşu biriktiriyordu. Böyle devam ederse üç yıla kalmadan düşündüğü parayı biriktirebilir, köyüne geri dönerek ailesinin yüzünü güldürebilirdi. Bu da hayatında en çok istediği şey değil miydi? Burada bin bir güçlüğe katlanmak pahasına da olsa daha çok çalışacak, daha çok yorulacak ve istediklerine kavuşacaktı. Ah bir de birazcık Almanca öğrenebilseydi! Hayatı hiç olmazsa biraz daha iyi olurdu. Üç gün önce canı çok tavuklu pilav çekmişti de, nasıl söyleneceğini bir türlü bilemediğinden, bir türlü markete girip tavuk almaya cesaret edememişti.Hep böyle mi olacaktı? Dilini bilmediği bu yabancı memlekette hep korkak, çekingen, sessiz mi yaşayacaktı? ……


..............................

 Aradan tam on üç yıl ve yedi ay geçti. Hasan, oğlu Kemal`in diploma töreninde karısı Hatice`yle birlikte en ön sıralarda yerini almış, hayranlıkla sahnede duran ve Almanya`nın çok iyi bir tıp fakültesinden mezun olan oğullarını seyrederken gözyaşlarını tutamıyordu. Tören bitiminde hanımına: _ Üç yıl için geldiğim gurbet bana on üç yıldan fazla memleket oldu. Ekmeğimi verdi, iş sahibi yaptı, ev sahibi yaptı. Çocuklarıma gelecek oldu. En zoru da sizsiz geçen o ilk iki yıl oldu.
Şimdi burdasınız, benimlesiniz. Hasretimize de değdi, fedakarlığımıza da değdi. Şimdi valizlerimizi hazırla da on beş günlüğüne Türkiye`ye köyümüzdeki iki odalı evimize tatile gidelim. Ne dersin?

Berlin, 2015



27 Mayıs 2018 Pazar

Padişaha Atılan Tokat



Fatih Sultan Mehmet Han çocukken çok yaramaz bir öğrenciydi. Ders esnasında yaptığı şımarıklıklarla Hocası Akşemseddin’i çileden çıkarırdı. Hocası kendisine kızdığı zaman hemen 
“Ben Padişahın oğluyum bana bir şey yapamazsın” deyip tehdit ediyordu. 
Padişaha şikâyet etmeyi edepsizlik sayan Akşemseddin, durumu II. Murat’a anlatamıyordu. Ancak gün geldi artık küçük Mehmet’in yaptığı yaramazlıklar çekilmez hale geldi.
Bunun üzerine destur dileyip II. Murat’ın huzuruna çıktı. 
“Padişahım size bir hususu arz edeceğim ancak hayâ ediyorum” deyince II. Murat “Buyur çekinmeden anlatabilirsin” dedi. 
Bu söz Akşemseddin’i rahatlattı ve başladı olayı anlatmaya. 
“Padişahım oğlunuz, ciğerpareniz Mehmet çok yaramaz, onun yaramazlıkları yüzünden ders işleyemiyorum, kendisine kızdığım zamanda hemen sizinle beni tehdit ediyor” deyince II. Murat Akşemseddin’in yanına gelerek kulağına bir şeyler fısıldar.
II. Murad’ın kulağına söylediği sözleri duyan Akşemseddin çok şaşırdı. Bu ne plandı, mümkün değildi bu planı uygulamak. Akşemseddin plan konusundaki rahatsızlığını padişaha ilettiyse de Padişah onu dinlemedi ve bu iş olacak dedi.

Ertesi gün yine derste Mehmet yaramazlık yapıyordu. Akşemseddin’in uyarısına aynı tehdit cevabını verdiği sırada Padişah ansızın kapıyı açıp içeri girdi. Bu olay karşısında Akşemseddin hiddetlenerek Padişaha bağırdı ve bir tokat atarak, bu şekilde sınıfa giremeyeceğini izin istemesi gerektiğini söyleyerek derhal dışarı çıkmasını istedi. Padişah mahcup bir şekilde boynunu bükerek özür diledi ve dışarı çıktı.
Olaylar karşısında Fatih Sultan Mehmet’in nutku tutulmuş ne yapacağını şaşırmıştı. Güvendiği babası tokat yemişti. Fatih Sultan Mehmet allak bullak olmuştu. Az sonra kapı vuruldu ve Padişah mahçup bir şekilde içeri özür dileyerek girdi. 
Plan muhteşem bir şekilde işlemişti. O günden sonra Fatih Sultan Mehmet asla yaramazlık yapmadı. Çünkü güvendiği dağlara kar yağmıştı.(alıntı)

23 Mayıs 2018 Çarşamba

Bilek Saati (Reşat Nuri Güntekin)



Bu zamana kadar Reşat Nuri Güntekin'in bir çok romanını ve öyküsünü okudum. Ancak  aşağıda yayınlamış olduğum öyküsü beni gerçekten çok etkiledi. Biraz uzun, ama okumaya değer bir yazı. 



sabah, Niyazi, bahçe kapısında kunduralarını boyarken hastane bayırında oturan teyzesi Adile Hanım, oğlu Vâhit ile beraber misafir geldi. Vâhit, bir hafta evvel sünnet olmuştu. Bugün, annesi onu, başında nazar boncuklarıyla teyzesinin elini öpmeğe getiriyordu.Huriye Hanım, Niyazi’nin sefertasına koyduğu reçeli tekrar kavanoza boşalttı:
“ Artık bugün mektebe gitmezsin, Niyazi” dedi.Mektepten kalmak, Niyazi’nin canına minnetti. Bahusus Vâhit gibi en sevdiği arkadaşının misafir geldiği gün. Fakat ya akşam, babasından, yarın hocasından yiyeceği dayakları ne yapsın? Uzun uzun düşündükten sonra, “Ben, yine gideyim anne… Bana dayak yedirme nafile” dedi ve isteksiz bir tavırla çantasını koltuğuna aldı.Hep birden ısrar ettiler. Babası, mazeret tanımazdı ama nereden bilecek?.. Saklayıverirlerdi. Hocaya gelince, yarın annesi mektebe gider, hastaydı, yahut işi vardı diye kandırırdı. Hem de yalan değil ya… Evde misafir varken sokaktan öteberiyi kim getirecek? Testiyi kim dolduracak? Mangalı kim yakacak?Niyazi; cılız, hastalıklı bir çocuktu. Onbir yaşında olduğu halde yedi yaşında gibi görünürdü. Süzgün yüzü, ince sesi için çocuklar ona “Sivrisinek” derlerdi. Sivrisineğin zaman zaman mektepte falakaya yatması çocukların en büyük eğlencesiydi. Hoca, rahle üstündeki ince değneğini alarak “Yıkın yere şu Sivrisineği!” diye bağırdığı vakit renksiz yüzünde öyle perişan bir telâş uyanır, incecik sesiyle vızıldarken öyle gülünç niyaz ve dua kelimeleri bulurdu ki, bütün sınıf, bayram yerine dönerdi. Çocuklar, karınca gibi etrafına üşüşürler, küçücük vücudunu kargatulumba ederek havaya kaldırırlardı. Kimi potinlerinin bağını çözer, kimi çoraplarını çıkarırdı. Niyazi, daha yerde sürünerek gezdiği yaştan beri dayak yemeğe başlamıştı; fakat bir türlü alışamamıştı. Daha fenası; onu mektepten ziyade evde döverlerdi. Bütün hüsnüniyetini, bütün gayret ve icadını sarfettiği halde bir türlü kendini dayaktan kurtaramazdı. Sokakta tecvid ezberleyerek gezmek, annesi misafirlerle masal söyleşirken yüzükoyun yere yatarak, bitmez, tükenmez karalamalar yazmak, onu nasıl mektepteki falakadan kurtaramazsa büyük adam gibi iş görmek, evin alışverişini etmek, sabahları babasının çizmelerini boyamak, hatta tahta silmek onu evde kamçı yemekten kurtaramazdı. Hilekârlığın her şeklini öğrenmişti. Büyük adamlardan daha düzgün yalan söylerdi. Yaptığı bir kabahati başkasına atmaktaki mahareti şayan-ı hayretti. Yalnız hırsızlık etmezdi. Çünkü evde ne kaybolsa ondan bilmek âdetti. Onun için çok kere alışveriş ederken kendi gündeliğinden para eklediği bile olurdu.Maamafih, bütün bunlara rağmen kafes gibi kuru göğsü değnek ve kamçının helecanlariyle günde birkaç nöbet sarsılırdı.Babası, Çanakkale’de “Kamçı Muharrem” diye şöhret almış sert, haşin bir polis memuruydu. Sokaktakilerden tamamiyle alamadığı hıncını evde karısiyle çocuğundan alırdı. Kapının arkasında asılı duran kamçısını eline aldığı zaman, Niyazi bir küçük köpek yavrusu gibi titremeğe başlardı.Maamafih, Muharrem Efendi’nin dünyada Niyazi’den çok sevdiği bir mevcut yoktu. Fakat, aklı başında bir babanın vazifesi çocuğunu şımartmaktan ziyade mum gibi terbiye etmek değil midir ya? Onun için Niyazi’yi sünnet olduğu gün bile okşamamıştı. Karısı, çocuğu biraz tatlı muamele etse kızar, bağırır, Niyazi’yi odadan çıkardıktan sonra “Yahu… Sana bin kere tembih ediyorum. Çocuğu yüzsüz edeceksin. Rahmetli babam beni adam etmek için ayaklarımdan direğe asar da öyle kamçılardı. Bak, şimdi dua ediyorum. Böyle yapmasaydı adam olur muydum?.. Baldırı çıplağın biri olur kalırdım. Ya adam olsun, ya gebersin! İnsan, çocuğuna hiç yüz vermemeli, hak veriyor gibi görünmemeli… Velevki haklı bile olsa cevap vermeğe alıştırmamalı!..” yolunda dersler verirdi.Mektep hocası ona sokakta rastladıkça, hoşuna gitmek için tâ uzaktan “Seninkine bugün yine öyle bir sopa çektim ki…” diye anlatmağa başlar, o da “Hay ellerin nur olsun… Bu akşam, ben de temiz bir dayak atayım. Varol… Biz, çocuğu saye-i Resulûllahta inşallah bir şeye benzeteceğiz!” derdi.O gün, Niyazi çok bahtiyar oldu. Öğle yemeği yetişinceye kadar mutfakta annesine yardım etti. Sonra Vâhit’le oynamağa başladı. Vâhit, hediye getirilen oyuncakların bir kısmını kutuya doldurmuş, getirmişti. Bunlardan bir tanesi Niyazi’yi ağlatacak kadar mahzun ediyordu: Küçük bir bilek saati.Niyazi, dünyada saatleri sevdiği kadar bir şeyi sevmezdi. Alışverişe gittiği zaman saatçi dükkânlarının önünde durur, derin hasretlerle saatleri seyrederdi, sünnet olacağı günü düşünürken duyduğu kederden küçük bir saate sahip olmak ümidiyle müteselli oluyordu. Fakat bir sene evvel sünnet olduğu vakit ona saat getiren olmamıştı.Yukarı odada Vâhit’le oynarken aklına bir şey geldi. O sabah babası, bilek saatini çiçekliğin içinde unutmuştu. Kapıyı kilitledi, büyük bir heyecan ile saati alarak bileğine bağladı. Fakat, ne yazık ki odada Vâhit’ten başka bunu gören yoktu. Nihayet mukavemet edemedi:“Haydi Vâhit, seninle çınarlığa, gezmeğe gidelim” dedi. “İkimiz de saatli; ne güzel olur.”Bileğinde saatle sokakta yürürken boyunu biraz daha büyümüş zannediyor, saatini göstermek için yemişçilerin önünde durup fındık, çekirdek, kuru üzüm alıyordu.Bir zaman, çınarlıkta gezdiler. Sonra çayın birkaç gün evvelki yağmurlarla büyümüş sularını seyretmek için küçük tahta köprünün üstüne çıktılar. Suların getirdiği dal parçalarını tutmakla eğlenirlerken Kurşunlu Camii’de ezan okunduğunu işittiler. Vâhit, saatine baktı. Niyazi de baktı. Galiba saat durmuştu. Bileğini kulağına götürdü. İşitmek kabil değil… O vakit saati kayış mahfazasından çıkardı. Fakat ne oldu, nasıl oldu? Saat, parmaklarının arasından kayarak suya düştü. Niyazi, kendini çaya atmak ister gibi feryad etti. Vâhit koluna yapıştı “Dur Niyazi, ağaç değil ki su götürsün… Bak dibinde durup duruyor. Çıkarırız…” dedi.Filhakika, saat, suyun dibinde duruyordu. Fakat bir türlü çıkarmağa imkân bulamadılar. Vâhit, Niyazi’yi teselli etti: “Ağlama Niyazi. Ben, bu gece ağabeyime söylerim. O, yarın sabah erken erken gelir… Çıkarır, nereye kaybolacak buradan?” dedi. Suların cazibesine kapılmış gibi duran Niyazi’yi sürüye sürüye eve götürdü.Allahtan o gece Muharrem Efendi keyifli geldi. Fakat, aksi olacak, yemekten sonra saatin kaybolduğunu farketti. Niyazi, daha akşamdan yandaki odada yatağına girmişti. Önce, karısını istintak etti. Huriye Hanım, katî bir şey söylemiyordu. Fakat Niyazi’nin halinden şüphelenmişti. Muharrem Efendi, kamçısını eline aldığı gibi çocuğu söyleteceğinden emindi. Fakat bu gece, bir türlü bunu yapmak içinden gelmedi. Karısına yavaşça “Sen seyret bak… Beş dakikaya kalmadan saati nasıl çıkarıyorum” dedi. Sonra yüksek sesle devam etti:“Hanım, getir, ver şu kebap şişlerini bana… Aç şu mangalı… Onlar, ateşte kızadursunlar…   Şimdi o çapkını yatağından çıkaracağım… Ya saati getirir, yahut da tekmil vücudunu ateşte dağlarım… Yapar mıyım yaparım… Öyle hırsız yaşayacağına gebersin daha iyi!”İçeriden boğuk bir ses geldi. Muharrem Efendi “Gördün mü nasıl?” manasında muzafferane başını salladı. Bir zaman daha tehditlerine devam ettikten sonra “Gel buraya çapkın!” diye yanındaki odanın kapısını açtı. Fakat içeriye kuvvetli bir rüzgârdan başka bir şey girmedi. Yatak odası karanlık, pencere açıktı. Rüzgâr konsolun üstündeki gece kandilini söndürmüştü. Çocuk, odada yoktu. Anlaşılan pencereyi açmış, asma çardağına sarılarak bahçeye inmişti. Kadın bağırıp çağırmak istedi. Fakat Muharrem Efendi onu temin etti:“Korkma… Tehdidi işitti ya… Saati mutlaka bahçede bir yere saklamış olacak… Onu almağa gitti zâhir…” Fakat Niyazi bahçede de yoktu. Zaten bahçe kapısı da ardına kadar açıktı. Muharrem Efendi hâlâ “Etme be yahu, neredeyse çıkar, gelir… Nereye gidecek çapkın?” diye söyleniyordu. Fakat kendi de iyiden iyiye korkmağa başlamıştı.Niyazi’yi iki saat sonra tütüncü kolcuları eve getirdiler… Köprüden geçerken çayın azgın suları içinde küçük bir çocuğun bağıra bağıra çırpındığını görmüşler… Aralarından biri suya girmiş, Niyazi’yi bin güçlükle ölümden kurtarmış… Çocuğu bir aba gocuğun içine sarmışlardı. Hemen odaya ateş yaktılar, ıhlamurlar kaynattılar. Anası çamaşır değiştirirken ellerinden birinin kilit gibi kapalı olduğunu gördü… Zorlaya zorlaya yumruğunu açtılar, içinden babasının mineli küçük saati çıktı.Çok uğraştılar, dünya kadar hekim, ilâç parası verdiler… Kâr etmedi. Allah yedide verdiğini sekizde almaz. Niyazi, beş gün sonra zatürreeden vefat etti. Anasının kucağında ölürken zavallı buruşuk elini uzatmış, “Babacığım… Vurma bana… Getirdim… Getirdim saatini!” kelimeleri son sözü olmuştu.Muharrem Efendi, şimdi emekli bir ihtiyardır. Allah başka çocuk vermemiştir. Oğlunun eski arkadaşlarını gördükçe hâlâ içini çeker “Yavrum bunların birine benzemezdi. Ömürcüğü olaydı iyi bir adam olacaktı. Son nefesinde bile itaatten ayrılmadı… Allah verdi, Allah aldı…” diye söylenir….


17 Mayıs 2018 Perşembe

Çocuklara Oyunla "Disiplin" Eğitimi



İnsanoğlu hangi yaşta, hangi konumda, hangi ortamda olursa olsun, mutlaka yaşamın içerisinde "disiplin" gerekiyor. Hatta "Ağaç yaşken eğilir" sözünü göz önünde bulundursak, çocuklarda bu disiplin eğitiminin önemi ve gerekliliği, diğer yaşlara göre daha ağır basıyor. Ancak çocuklara sözlü olarak "Elini yıka, dişini fırçala, oyuncaklarını topla, vs."  şeklinde komutlar vererek disipline etmek, pek de başarılı bir sonuca ulaştırmayabilir. Çocuk, doğası gereği sürekli bir heyecan, hareket, farklılık arayışı içindedir.  Bu yüzden, öğretilmek istenen davranışlar, oyun şeklinde verilirse, sonuca ulaşma da bir o kadar hızlı, kolay ve pozitif yönde olur. Bu yüzden biz de bu akşam ailece, sessiz sinema şeklinde küçük bir oyun oynadık. Amacımız, evde uyuması gereken kuralları oyun şeklinde çocuklara tekrar ettirmek. Her akşam, "Yatmadan önce dişlerini fırçala" demektense, oyun şeklinde bunu hatırlatmak daha etkili olur diye düşündüm. Bunun için, küçük kağıtlara birkaç kural yazdık ve sessiz sinema şeklinde sırayla hepimiz anlattık. Tahmin ettiğimden daha eğlenceli geçti. Çocuklara sözlü olarak sürekli yapmaları gereken şeyleri tekrar ettiğimizde, hem sıkıcı oluyor, hem de ters günlerindeyseler inatlaşmalar sonucu  tam tersi bir sonuçla da karşılaşabiliyoruz. Ama oyun şeklinde yapıldığında, çocuk kendisine mesaj verildiğini fark etmeden, tamamıyla oyun olarak algılayarak hem eğleniyor, hem öğreniyor ya da tekrar ediyor. Denediğim ve pozitif sonuç aldığımdan dolayı herkese tavsiye ediyorum. 



Oyunumuz şöyle:

Öncelikle küçük kağıtlara istediğimiz kuralları yazıyoruz.



                             
                                                                   





Daha sonra bunları katlıyoruz.

 


     Sonra da oynuyoruz...

  



    










Bu konuyla ilgili çok güzel bir hikayeyi de paylaşmak istiyorum.

Evi terk etmeye karar vermişti, artık babasının sürekli ikaz ve söylenmelerine katlanmak istemiyordu. 
"Diş fırçalarken suyu açık bırakma"
"Salondan en son kim çıktı? televizyon neden açık"
"Odada kimse yok, ışıkları niçin kapatmıyorsun?"
"Makası kullanıp, neden tekrar yerine bırakmıyorsun?"
Sabah bir iş görüşmesine gidecek ve eğer kabul edilirse aile evini bırakıp, kedisine bir ev kiralayacaktı. Kararı kesindi. Artık kendi hayatını yaşamak istiyordu.
Sabah, babası onu kapıda uğurladı. 
- Dikkatli ol ve bütün soruları cevaplamaya çalış, oğlum. 
Dedi ve her zamankinden daha fazla harçlık verdi.
Görüşme adresine gelince, kapıda bekçi yoktu. Bahçe kapısı açıktı ama sürgülü kilidinin demiri dışarıdaydı, giren çıkan herkes bu demire değiyordu. Hemen kilit sürgüsünü geri çekti ve içeriye girdi. Bahçede bir hortum suyunu boşa akıtıyordu. Onu aldı ve sulasın diye bir ağacın dibine bıraktı. Bir avluya girdi, duvar dibinde boşa çalışan bir vantilatör gördü. Gayrı ihtiyarı bir hareketle, vantilatörü kapattığını fark etti. Artık huyu nefsine galip geliyordu. Kendisini tuhaf hissetti ve bu durumundan nefret duymaya başladı. 
Oradan küçük bir odaya girdi. Üzerindeki okla görüşme salonuna gider, yazan bir kağıt ters bir şeklide asılı duruyordu. Onu düzeltmek istemedi, fakat babası sanki karşında duruyor gibiydi ve ona; "Onu düzelt" diyordu sanki. Kağıdı düzeltip, görüşme salonuna girdiğinde diğer adaylar oturmuş sıralarını bekliyorlardı. Salonun ışıkları açıktı ve günün ışığı yeterince her yer aydınlatıyordu. Aldırmak istemedi fakat babasının sesini duyar gibi oldu sanki "kapatın bu ışıkları" diyordu. Bu ses dikkatini dağıtıyordu. Duramadı hemen gidip ışıkları kapattı ve sırasını beklemek için bir kenara oturdu.
Sıra ona gelince görüşme odasına çağrıldı.
Masanın öbür tarafında oturan kişi evraklarını istedi. Diplomalarını inceledikten sonra, işe ne zaman başlayabileceğini sordu. Bunu bir tuzak saydı ve imtihanın bir parçası olmalı. Dedi kendi kendine. Ne cevap vereceğini bilemedi. 
Tedirginliği yüzüne yansımaya başladı. 
Karşısındaki adam; Neyi düşünüyorsunuz? Diye sordu.
Biz burada kimseye soru sormadık. Adayları cevaplarıyla değil davranışlarıyla değerlendirmek istedik. Adaylardan hiç birisi senin gibi davranmadı. Bahçe girişinden itibaren herkesi izledik. Açık sürgü kilidi, boşa akan su, vantilatör, ışıkları ve ters kağıt hepsi imtihanın birer aşamasıydı. Bu sınavı başarılı bir şeklide tek sen geçtin. Yeni işin hayırlı olsun.
Babasının disiplini ve sürekli ikazlarına, kızması geldi aklına ondan pişmanlık duydu ve bu işi sadece disiplinle kazandığını anladı. Eve çok mutlu döndü ve ertesi gün babasını alıp yeni işyerini göstermek için can atıyordu.
ALINTIDIR...